Uçar: Barışı isteyen tarafın yol haritası hazır, devlet ise adım atmaktan imtina ediyor

Eş Genel Başkanımız Çiğdem Kılıçgün Uçar, ANF’ye Barış ve Demokratik Toplum Süreci ve demokratik siyasetin geleceği üzerine değerlendirmelerde bulundu.

PKK'nin Türkiye’den çekilme kararının ardından devlet henüz somut bir yasal adım atmadı. Önümüzdeki süreçte hızlanma olacağı söylense de somut bir gelişme yok. Bu durum kamuoyunda bir güvensizlik yaratıyor mu? Bu belirsizlik, çözüm sürecinin ilerleyişini nasıl etkiliyor?

Kürt sorunu hem tarihsel hem de güncel olarak her zaman kendisini hissettirdi. Kürt Özgürlük Hareketi açısından da Kürt demokratik siyaseti açısından da bu sorunun çözümünün demokratik bir çözüm, kalıcı ve onurlu bir barış temelinde yol alması için ciddi bir mücadele verildi.

Rüştünü de ispat etmiş bir mücadele var esasen karşınızda. Hem Orta Doğu'daki jeopolitik durumun kendisi hem de Kürtlerin sadece bir halk kimliğinin ötesinde, demokratik bir siyaseti ve sistemi omuzlarında, hafızalarında ve pratiklerinde taşıyor olması da bugün tartıştığımız meselelere etki ediyor.

Çözüm süreci ya da Kürt sorununu demokratik yöntemlerle çözme meselesinin de bir tarihselliği var Türkiye'de. Sayın Öcalan’ın yayınlanan bir röportajında, 90'lı yıllardan itibaren barış konusunda bir muhataplığın ve bir yöntem arayışının olduğu ve bunu da ısrarla sürdüren bir Kürt tarafı ile Sayın Öcalan gerçekliği var. Şimdi, müzakere ettiğiniz ya da bir konuyu çözmeye çalıştığınız güç hiçbir zaman sizinle eşit bir güç değildir. Tam tersine, sorunlar ve çatışma yaşadığınız bir güçtür masada oturduğunuz. Dolayısıyla, Kürt hareketinin her ne kadar kendisinde hedeflediği değişiklik ve dönüşüm varsa da iktidardan da bir değişikliği ve bir dönüşümü talep ediyor, aynı şekilde devletten de.

Yüz yıllık devlet aklı, kendisini o kadar sistemleştirmiş ki bu sürece Kürt hareketi kadar hazırlıklı olmadığı kesin, birincisi bu. İkincisi, bu sorunun çözümünün neye tekabül edeceği meselesinde ciddi bir netlik var. Mesela, Sayın Öcalan, silahlı mücadelenin yerine çok açık bir şekilde demokratik siyaseti tarif etti. Masanın diğer tarafında olan devlet ve iktidar, bir bütün olarak Kürtlerle yeni dönemi inşa etme amacındaysa, şiddet ve asimilasyon politikalarının yerine neyi ikame edecek? Orada ciddi bir belirsizlik var.

Bir adım beklentisi elbette var. Devlet adım atmalı, çünkü masada oturan taraflardan birisi o. Beklemeye devam edeceğiz. Bir yandan da şu kaçırılıyor: Sürekli bir talep ediyor olma meselesinde, mesela böylesi bir süreçte çözüm süreçlerinin bir hukuku, bir tabiatı var ya, esasen o kaçırılıyor.

Mesela biz ne diyoruz, taleplerimiz içerisinde neler var? Umut hakkı uygulanmalı. Sayın Öcalan’ın özgür yaşar ve çalışır koşullarına ulaşmalı. Mesela bunu talep eden pozisyonda bırakmaması gereken bir tarafa ihtiyaç var.

 

Neden?

Çünkü bu sürecin tabiatı gereği. Ama adım atmaktan imtina etme meselesi, biraz daha gözlemleme meselesi olarak yansıyor. İster istemez bu sürecin ilerlemesini engelleyen, yani ilerlemesinin gerekçesi olarak doğal tabiatına bile aykırı bir duruma düşürmüş olduk.

Evet, bir yanda devlet var ama bu aşamadan sonra bence demokratik siyaset alanı olarak bizler, taleplerin haklı ve bu sürecin ilerlemesi için gerekli olan talepleri söylemeye devam etmekle birlikte; barış, çözüm isteyen ve bununla ilgili yol haritasını da somut bir şekilde ortaya koyan tarafın -yani Sayın Öcalan ve paradigmasının- toplumsal kesimlerle nasıl güçlendirilmesi gerektiğinin düşüncesi ve pratiği içerisinde de olmamız gerekiyor. Çünkü bu süreçlerde siz ne kadar güçlüyseniz, devlete o kadar adım attırırsınız. Siz ne kadar güç toplar ve devlet açısından demokrasiye dönük bir zorlayıcı güç haline gelirseniz, devlet adım atmış olabilir.

Dolayısıyla evet, beklenti var diyeceğiz ama onun yanında da bu beklentiyi, demokratik bir Türkiye özlemi duyan herkesle birlikte hareket etme yol ve yöntemlerini tartışmaya devam edeceğiz.

Devlet tarafında çok şey söylenebilir esasen. Uzun vadeli bir programlarının olmadığı, çözüm konusunda Kürt demokratik siyaseti ve Kürt Özgürlük Hareketi’yle aynı pencereden bakmadıkları meselesi de net bir şekilde ortada. Ama bunun kalıcı bir çözümü, demokratik bir barışı engelleyecek düzeye gelmemesi için ‘Biz ne yapabiliriz’ sorusunu tartışmamız gereken bir aşamada olduğumuzu düşünüyoruz.

Mesela komisyon önemliydi. Bu, devletin attığı bir adım olarak görünse bile, esasen Sayın Öcalan’ın ısrarı ve iradesi çok belirleyici oldu. Türkiye’de, Türkiye siyasetinde belli başlı meseleleri ele alma konusunda ilk defa bu kadar çoğulcu bir yapı -derler ya, yan yana gelmezlerin bir araya gelebildiği- önemli bir komisyon kuruldu. Ama komisyonda da çok önemli bir şey eksik: Cesaret!

Örneğin, sürecin kendisi köklü bir dönüşümü talep ediyor. Bakın, sadece Kürt hareketi değil, sürecin kendisi. Ortadoğu’daki siyasal süreç, dünyadaki siyasal gelişmeler gerçekten ulus-devletle gidilmeyeceğine dair o kadar çok veri sunuyor ki, oradan baktığımızda da esasen bir dönüşüm zorunlu görünüyor.

Tam da söylediğiniz bu cesaretten bağlarsak, komisyonun İmralı’ya gitme meselesi haftalardır tartışılıyor. Devlet Bahçeli, ‘Komisyon gitmeli ve MHP de o heyette yer almaya hazır’ dedi. Öte yandan, AKP’ye yakın Yeni Şafak da “Komisyon İmralı’ya gitmesin” diye manşet attı. Bu tartışmalara nasıl bakıyorsunuz?

Komisyon ilk gündeme geldiğinde, biliyorsunuz ki adı çok tartışıldı. Biz o zaman da söylemiştik: ‘Komisyonun adından çok, komisyonun yürüteceği faaliyet, ele alacağı başlıklar ve içerik bizim için çok daha kıymetli’ demiştik. Halen daha oradayız. Şimdi, Sayın Öcalan son görüşmesinde heyetle birlikte yaptığı görüşmede iki şeye dikkat çekiyor: Barışın dili, pozitif bir yaklaşım ve bu sorunu ciddiyetle ele almaya dönük ciddi tespitleri ve mesajları var bir anlamda.

Komisyonu tek başına Kürt sorununun çözümünde tek mekanizma olarak görmek mümkün değil, olmaması da gerekiyor. Ama bunun hem meclis ayağı hem hukuki boyutu hem de yasal boyutu konusunda çok ciddi sorumlulukları var.

Bu mesele, orada bulunan partilerin kendi geleceklerine heba edilecek bir başlık değil. Çünkü Kürt sorununun demokratik yöntemlerle çözümü meselesi, bu ülkede demokratik siyasetin de güvence altına alınması demek. Yani sadece Kürt demokratik siyaseti değil, bugün hepimizin de takip ettiği gibi hemen hemen birçok siyasi partinin belli başlı gerekçelerle yaşadığı sınırlılıklar, baskılar, gözaltılar ve tutuklamalar var.

Demokratik bir Türkiye’ye ‘hayır’ diyecek bir komisyon üyesi herhalde görmeyiz. Ama bu demokrasinin ya da bu demokratik hattın, demokratik geleceğin Kürt sorununun çözümünden geçtiğine dair bilgi ve tarihsel-sosyolojik bilgi eksikliği var bir anlamda.

Çünkü Kürt siyaseti karşısında, Kürt halkı karşısında gözünü kapatarak, Kürtlerin yokluğu üzerine siyaset yaparak… Mesela çok belirgin bir örnek vereceğim: Kürtlerin inkârını akademik bir bilgiye dönüştürerek para kazanan akademisyenler var. Kürtlerle ilişki kurmayan, Kürt tarihini görmezden gelen haberleri yapan gazeteciler var ve bunun üzerinden para kazananlar var. Dolayısıyla Kürtlerin varlığına dair bilgi ve kabul meselesinin, bugün bu ülkeyi bu hale getiren gerekçe olduğu görülürse, komisyondaki ortaklaşma ve komisyonda ortak adım atma ve de bunu cesaretle dile getirme çok daha ön planda olacak bir anlamda.

Komisyon şunu diyecek: ‘Ben niye kuruldum? Bana neden ihtiyaç duyuldu? Peki bu ihtiyacı ne kadar karşıladım?’ Komisyonda STK’lar, kurumlar dinlendi ve aslında hiçbirinden ‘Kürt sorunu çözülmemelidir’ diye bir şey çıkmadı. Tam tersine, Kürt sorununun çözümüne dair farklı yol ve yöntemler sunuldu. Kürt sorununun çözümü konusunda bu kadar yol aldıran ve Türkiye açısından da demokratik siyaset açısından bu kadar politik zemini hazırlayan Sayın Öcalan’la görüşmemeyi bir siyasi çizgi, bir engel, bir negatif olarak kullanmayı koyacak yer bulamıyoruz esasen. Komisyonun mantığıyla, komisyonun işleyişinde takıldığı başlığa baktığınızda da bulamıyorsunuz.

Ama bu adımlarda iradesini ortaya koymuş olan Sayın Öcalan’la görüşmenin kendisi bile -bırakın bizim talep etmemizi- belki de en başta yapılması gereken görüşmelerden birisiydi. O meselede şöyle bir durum da var: Mesela Sayın Öcalan, komisyonun dışında birçok kesimle görüşmek istiyor; kadınlarla, emekçilerle, farklı siyasi partilerle, gazetecilerle. Çünkü diyor ki: ‘Ben Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Kürtlerle kurduğu ilişkideki zaafları, eksiklikleri, bu ülkedeki cumhuriyetin niye demokratik olmadığını ve nasıl demokratikleştirileceğini anlatacağım.’

Bu çerçevede hem mesajları hem iletileri hem de söylemleri oldu. Dolayısıyla belki biz komisyonun niye kurulduğunu tekrar hatırlayarak, bu çözüm konusunda bu kadar irade, güç ve bir perspektif sahibi olan Sayın Öcalan’ı yeniden ifade etmeliyiz. Komisyonun İmralı Adası’na giderek Sayın Öcalan’la görüşmesi, Türkiye’deki tüm siyasi partilerin Kürt sorununun çözümü ve demokratik bir Türkiye için daha ciddi sorumluluklar üstlenmesi açısından son derece kıymetli ve anlamlıdır. Aynı şekilde, ülkede etkili olan tüm sivil toplum örgütlerinin ve özellikle basının barış diline sahip çıkması da büyük önem taşımaktadır.

Çünkü içinde bulunduğumuz dönem, hepimiz için nasıl bir yaşam süreceğimize karar vereceğimiz ve bu yaşamın ilk adımlarını atacağımız bir eşiktir. Bu süreç, ortak bir sorumluluk gerektiriyor. Bu sorumluluk yalnızca hükümetlere değil, ülkede yaşayan tüm kurumsal yapılara ve demokrasi güçlerine de aittir. Belki bu, hep birlikte yapacağımız bir çağrı olabilir: Gelin, barışın diline ve mücadelesine hep birlikte sahip çıkalım.

Bu süreç, devlet ve komisyonla sınırlanmayacak; sınırlanmaması gereken bir süreç. Tam tersine, bütün toplumsal kesimleri içine dahil edebileceğimiz bir siyasal perspektife ve siyasal bir pratiğe ihtiyacımız var. Biz bu anlamda bunu zorlamaya, bunun sözünü kurmaya devam edeceğiz. Ve ben hem umuyorum hem de görünen o ki, kaçınılmaz olarak Kürt meselesini en derin konuştuğumuz ve çözümünü en derinden hissettiğimiz bir zaman dilimindeyiz. Bunun birçok gerekçesi var bir anlamda.

Dolayısıyla, devletin bunu okuduğunu ama Kürt hareketiyle kendisini eşitlemeyen -belki de Kürt tarafı demek lazım- kendisini eşitlemekten imtina eden; ama barış süreçlerinin eşit bir düzlemle kurulabileceği bilgisine sahip olmasına rağmen süreci biraz daha zorlaştırdığını görüyorum.

Ama şunu söyleyeyim: Türkiye siyaseti açısından en temel başlık Kürt meselesidir. Bu, herkesin bildiği ve farkında olduğu bir şey. Doksanlı yıllardan bugüne kadar çözümle ilgili belli merhaleler oluştu ama bir çözüme ulaşılmadı. Bunun kendisi, belli bir kaygıya ve korkuya sebebiyet veriyor. Ama tam tersine, ben bugün Türkiye toplumunun da siyasetinin de esas ürkmesi gereken şeyin, Kürt sorununun çözümsüzlüğünde ısrar olduğunun bilinmesi gerektiğini düşünüyorum. Kürt sorununun çözümü; en kolayca cesaret edebileceğimiz, gündemimize alacağımız, hatta her bir partinin bununla ilgili yol haritasını hızlıca yapabileceği bir başlık olarak görülmeli. Bu çok önemli.

Diyorsunuz ki Sayın Öcalan, sadece devletle ya da komisyonla değil, birçok kesimle görüşmek istiyor. Ama öte yandan, umut hakkının uygulanmaması var. Ayrıca umut hakkı sadece Önder Apo’nun değil, birçok siyasi tutuklunun da umudu olacak. Yeni yargı paketiyle ya da yasal düzenlemelerle bu adımların atılıp atılmaması bu kadar zor mu? Neden bu bir tıkanıklık yaratıyor?

Türkiye’nin imzacısı olduğu ve bir yandan kendisi için bağlayıcı olan sözleşmeler var. Mesela, herhangi bir yasal düzenlemeyi gerektirmeden, herhangi bir yeni yasa yapmadan bunları uygulamaya başlaması bile çok kıymetli ve önemli. Bu, sürecin ilerlemesi için önemli adımlardan birisi olabilecek durumda.

Ama esas mesele şöyle: Yasal düzenlemeler, evet, beklediğimiz şeyler. Sayın Öcalan, hem PKK'nin feshi hem silah bırakma hem de Türkiye'den PKK güçlerinin geri çekilmesinden sonra ‘geçiş yasaları’ diye ifade etti bunu. Ama onun temelinde esas mesele, bu ülkede yaşayan insanların; bu ülkede hazırlanan ve uygulanan yasalarda tanınmıyor olması.

Nasıl?

Mesela bakın, Kürtler hukukta yok. Aleviler bu ülkenin hukukunda yok. Kadınlar, emekçiler bu ülkenin hukukunda yok. Dolayısıyla temel bir şey konuşuyoruz belki de. Ama siz, hukukunda olmadığınız bir ülkede -hangi ülke olursa olsun, bugün Türkiye’yi konuşuyoruz- en haklı talebiniz bile hukuken tanınmadığınız için bir suça dönüşebilir.

Otuz yıldır cezaevinde bulunan binlerce siyasi tutsak var. Sırf demokratik siyaseti gerçekleştirdiği için tutuklu olanlar var; Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve Kobanê Davası tutsakları, örneğin. Hukuk ve yargı dediğimiz şey, bir sopa olarak kullanılıyor bunların karşısında. Ama bu ülkenin ihtiyaç duyduğu şey demokratik bir siyaset. Bir yandan yargı paketleri de seçim dönemlerinde ve belli başlı aşamalarda topluma sunulan ama toplumun taleplerini karşılamayan düzenlemeler. Bir anlamda umut vaat eden ama sonucunda da herhangi bir şeyin açığa çıkmadığı başlıklara dönüştü.

Bir defa, bu ülkede hukuk kapsayıcı olmalı. Herkesi tanıyan bir hukuka ihtiyacımız var. Bu sağlandığı zaman belki de biz yargı paketlerini konuşmak durumunda kalmayacağız. Esas ihtiyaç duyulan şey bu.

Ama bugünkü aşamada, hasta tutsaklar ve demokratik siyasetçilerin rehineliği başta olmak üzere; yargı ve hukukun bu kadar siyasallaştığı bir süreçte, bunun mağduriyetini yaşayan herkesin bir an önce serbest bırakılmasının önemli olduğunu düşünüyoruz.

Diğer yanda, Sayın Öcalan’a dair ‘umut hakkı’ meselesi ise aslında biraz bunun temelini oluşturuyor. Çünkü İmralı Adası, Türkiye'de Kürt sorununun çözümsüzlüğünün esas adresi haline getirildi. Türkiye toplumunda bir hafıza oluşturulmaya çalışıldı ve orası ‘Kürt sorununun çözülmeyecek yeridir, bu kabul edilmek zorundadır’ diye bir algı yaratıldı.

Ama Kürt sorununun çözümsüzlüğünü sembol haline getirmeye çalışan devletin oluşturduğu İmralı Cezaevi’nde, Sayın Öcalan şahsında bu ülkede demokrasinin, barışın, ortak yaşam iradesinin, özgür bir geleceğin umudu çıktı. Bir şeyin umudunun çıktığı bir yerde umut hakkını uygulamamak hem AİHM kararları açısından sorunlu hem de tutuklu bulunan insanların ömür boyu cezaevinde kalmalarının vicdanla bağdaşmadığına dair evrensel bir bakış açısından.

Yirmi beş yılını dolduran herkes için bir umut hakkı ve bir özgürlük hakkı tanımlanıyor. Çoğu insan, umut hakkının uygulanması meselesini sadece Sayın Öcalan’ın özgürlüğüne kavuşması üzerinden değil; hukukun kördüğüm haline getirildiği Kürt meselesi üzerinden, birçok özgürlüğe kapı aralayacak bir başlangıç olarak da görüyor.

Yani umut hakkının uygulanması sadece Sayın Öcalan’ın özgür olması meselesi değil. Tam tersine, umut hakkının uygulanmaması birçok siyasi tutsak için de bağlayıcı olan bir kördüğüme dönüşmüş durumda. Bunun uygulanması meselesi hem Kürt sorununun demokratik çözümünde devletin niyetini, hem de gerçekten yapıcı, bütün toplumsal kesimleri kapsayan hukuki ve yasal düzenlemelerin güvencesi olarak görülecek bir şey.

Dolayısıyla bu hak meselesi, çok geniş toplumsal kesimleri kapsıyor. Sayın Öcalan da bunu zaten umut hakkından öte, bir ‘umut ilkesi’ olarak tanımlıyor. Yani bunu bir ilke olarak, bu ülkede yaşayan herkesin özgür ve eşit yaşayabilmesinin bir ilkesi olarak tanımlamak gerekiyor. O yüzden önemli. Bu, ilerletmeye çalıştığımız yeni dönem açısından da önemli bir kilit rol oynuyor umut hakkının uygulanması.

Sıcak bir gelişme olarak AHİM'in Demirtaş hakkında verdiği bir karar var. Diğer yandan Ahmet Türk de beraat etti, fakat kayyımın süresi uzatıldı. Bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hepsi birbiriyle çok bağlantılı. Mesela, sizin demokratik siyaset yapma hakkınızın iktidara karşı güçlü olması, sizi bir siyasi rehine haline getirebiliyor. 2015 seçimlerinin Türkiye siyasi tarihinde önemli bir dönemeç olduğunu düşünüyoruz. Çünkü Türkiye'de yaşayan bütün ötekilerin ve farklılıkların bir parti ve bir paradigma etrafında bir araya gelerek nasıl büyüyebildiklerini, siyasette nasıl etkili bir güç haline gelebildiklerini ve bu siyaset yapma biçiminin de toplumu nasıl özneleştirdiğini hep birlikte deneyimledik.

Ne yazık ki, bugün karşı karşıya olduğumuz devlet, toplumun katılımcı ve öznesi olduğu bir siyasete yol verecek bir mahiyette değil. Çünkü bir demokrasiden bahsedemiyoruz.

Hatta yeni dönem tartışmalarında, mevcut demokrasiyi demokratikleştirme diye belli başlı tartışmalar da var esasen. Türkiye'de demokrasi diye sunulan hiçbir şeyin demokrasi olmadığını biliyoruz. Tam tersine, Türkiye'de demokrasinin olmayışını Kürtlerin varlığıyla gerekçelendiren bir devletle karşı karşıyayız. Dolayısıyla bu sürecin kendisi, devleti de hukuka, demokrasiye davettir bir anlamda. Şimdi Kobani davası ve etrafındaki birçok siyasal gelişmeyle birlikte, KCK operasyonundan tutun Kürtlerin siyaset yapmasına, Alevilerin demokratik siyaset yapmasına ve bu mücadele alanlarının birlikte hareket etmesine dönük bir tahammülsüzlük ve kabulsüzlük olarak da görmek gerekiyor.

Bu akıl hâlâ devam ediyor. Değiştirilmesi gereken şeylerden birisi de bu tahammülsüzlüğü ve bu karşıtlığı hem azaltmak, ortadan kaldırmak hem de onun kendisini demokrasi ve toplum lehine bir güç haline getirebilmek. Dolayısıyla mesele sadece bir hukuk meselesi değil. Gerçekten mesele tam da tersi bir mesele: Kürtlerin bu ülkedeki varlığının ne kadar kabul edileceği, Kürtlerin bu ülkedeki demokratik siyasetinin ne kadar kabul edilebileceğinin bir göstergesidir Kobani Kumpas Davası.

Bugün de karşı karşıya kaldığımız, öteleyen, görmezden gelen ve tahliyeleriyle sorumlu oldukları bir kararı bile uygulamamakta ısrar eden bir yaklaşımın altında yatan esas saik, Kürtlerin bu ülkede nasıl var olabileceklerinin, ötekilerin bu ülkede nasıl var olabileceklerinin sınavından öte bir şey değil.

Son olarak Türkiye'deki birçok gelişme hep Suriye'de tıkanıyor. Tabii sadece orayla da sınırlı kalmıyor; örneğin Hakan Fidan’ın bir taraftan Irak ve İran'a dair de açıklamaları oldu. Hakan Fidan, PKK'nin Türkiye'den çekilmesinin önemli olduğunu söylüyor fakat Irak ve İran'da da faaliyetlerin son bulmasına dair eklemeler yapıyor. İktidarın sürekli bu tarz bir koşul ileri sürmesi, süreç açısından neye işaret ediyor?

Suriye bugün, Ortadoğu'daki yeni şekillenmenin esas adresi ve merkezi olarak artık ortada duruyor. Bu çok net. Hem oradaki hegemonik güçlerin varlığı hem de Kürt halkının diğer halklarla birlikte açığa çıkarmış olduğu Kuzeydoğu Suriye Demokratik Yönetimi'nin kendisi... Aslında ben bunu, insanlık tarihi açısından önemli bir sınav alanı olarak düşünüyorum. Demokrasi ve özgürlük adına önemli bir sınav alanı.

Suriye'nin geleceğini belirleyen esas gücün, Suriye'de yaşayan halklar ve dinamikler olması gerekirken, Orta Doğu'da hem enerji yolları hem güvenlikçi politikalar üzerinden konumlanmış birçok güç var. Ve her güç de esasen, kendisini koruyabileceği ve var edebileceği zemini güçlü tutmaya çalışıyor bir yandan.

Öte yandan hem yeni katliamların gerçekleşmesi meselesi hem İsrail'in Gazze saldırıları meselesi var. Sıcak tutulmaya çalışılan bir savaş ve bu savaş üzerinden yeni bir dizayn var. Ama orada SDG’nin kendisi, savaşsız bir Suriye'nin ve Ortadoğu'nun kurulabileceğine dair güçlü bir duruş sergiliyor. Savaş siyasetinin bu kadar belirgin olduğu ve neredeyse bütün ülkelerin, ulus devletler başta olmak üzere savaş siyaseti ve politikaları üzerinden hem ekonomisini hem de siyasetini tahkim ettiği bir dönemde, çok ciddi zorluklarla karşı karşıya olduğumuzu söylemek gerekiyor bir anlamda.

Şimdi, demokratik bir Suriye mi olacak, yoksa ekonomik güçlerin ‘geçici hükümet’ olarak tarif ettiği ve Ortadoğu'daki ile Türkiye'deki halkların nezdinde en vahşi dönemlerden sorumlu kıldığımız bir zihniyetin yönetiminde mi devam edecek? Tartışma bu noktada belirgin. Dolayısıyla Suriye Demokratik Güçleri’nin bugün Suriye'nin demokrasisi için tartışmaya açmış oldukları demokratik entegrasyonun kendisi, orada yaşayan bütün halkların ve farklı inançların bir arada yaşayabilmesinin meselesine dair kurdukları sözün ve pratiğin kendisi çok kıymetli.

Ama şöyle bir sistem, orada bulunan güçler açısından onların geleceğine dönük yaptıkları yatırıma uygun görünmediği için başka bir tartışmaya dönüşüyor. Şöyle söyleyeyim: Türkiye'deki Kürt sorunu, Suriye'deki Kürt sorunu, İran ve Irak'taki Kürt sorunu bugün geldiğimiz aşamada demokratik bir çözümle ele alınmalı. Eğer biz bir düzlem ya da yeni bir dönemi tartışacaksak, bunu eşitlik ve özgürlük üzerinden tartışmak durumundayız. Buna en hazır olan güç Kürtler, çünkü bunun mücadelesini verdikleri için çok iyi biliyorlar. Ama herkesin buna hazır olduğu ya da buna istekli olduğunu söylemek çok mümkün değil bir anlamda.

Hem işgalin devam ediyor olması, hem oradaki ülkelerin Şam üzerinden bir Suriye geleceği tahayyül ediyor olması hem de kendi sosyoekonomik ihtiyaçları üzerinden Suriye'yi yeniden dizayn etme çalışmalarıdır. Belli ki birçok tartışmanın ve gelişmenin düğüm noktası olan bir zaman dilimindeyiz.

Bizim bakış açımız şöyle: En azından Suriye Demokratik Güçleri, orada demokrasi ve özgürlükler adına ciddi anlamda bir güç oluşturdu. Suriye'de yaşayan halkların yaşadıkları bütün sıkıntılarda yüzlerini dönebilecekleri bir yönetim ve irade oluşturmuş durumdalar. Dolayısıyla orada demokrasiye dair atılacak her adım, Ortadoğu'nun demokrasisi açısından önemli. Ama bir yandan da Türkiye'de bugün tartıştığımız yeni dönemin somut bir adımla ilerletilmesi, esasen Suriye'de, Rojava'da kurulacak yeni bir sistemi de etkileyecek durumda. Belki şöyle tamamlamak lazım burayı: Suriye Demokratik Güçleri’nin de kendi açısından bir tartışması var.

Bir entegrasyon ve katılım meselesine karşı olmadıklarını ama âdem-i merkeziyet için mücadelelerine devam edeceklerini; eğer bir katılım olursa da kendi kimlikleri ve mücadeleleriyle var olacaklarını ifade ediyorlar. Evet, bu kimlik ve mücadele, Ortadoğu'da yeni bir dönemin umudu olarak kendisini korumaya devam ediyor. Ama her defasında bir şart olarak buradaki çözüm meselesinin önüne getirilmesi, hem kabul edilebilir bir şey değil hem de sürecin tabiatı açısından çok da gerçekçi durmuyor.

Türkiye'de yürüyen bir süreç var. Bir masa kurulmuş, burası kendi tabiatı ve doğasıyla tartışmalarını yürütüyor. Diğer parçalarda da aynı şeyler olacaksa -Suriye'de, İran'da, Irak'ta da bu tür şeyler gerçekleşecekse- bundan en geri adım atmayacak olan elbette ki yine Kürtler olacaktır. Çünkü barış ve demokrasi mücadelesine en büyük ihtiyaç olarak bakan ve bundan vazgeçmeyen de her zamanki gibi Kürtlerdir. Aslında bu mücadele, bugün geldiğimiz aşamada Ortadoğu'da yaşayan bütün ezilenlerin sesi olmaya da devam ediyor. Bence kritik noktası da bu.”

ANF / 7 Kasım 2025

 

Yaklaşan Etkinlikler
Haberler