Keskin Bayındır: Komite sorumluluktan kaçıyor

Eş Genel Başkanımız Keskin Bayındır, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin umut hakkı kararını ANF’ye değerlendirdi.

 

“AK Bakanlar Komitesi’nin, başta Önder Apo olmak üzere yaklaşık 4 bin tutsağı doğrudan etkileyen böylesi bir genel sorunda Türkiye’ye hazirana kadar süre vermesini hem hukuki hem de toplumsal açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz?

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan başta olmak üzere binlerce siyasi tutsağı doğrudan ilgilendiren bu temel hukuk meselesinde Türkiye’ye haziran ayına kadar süre tanıması hem hukuki hem de toplumsal düzlemde ciddi soru işaretlerine yol açmaktadır. Zira bu mesele yalnızca bir cezaevi uygulaması ya da bireysel hak ihlali değil; Türkiye’de demokratikleşme, Kürt sorununun çözümü ve toplumsal barışın geleceğiyle doğrudan bağlantılıdır.

Sayın Öcalan, Kürt halkı için yalnızca bir siyasal figür değil; aynı zamanda çözüm ve barış süreçlerinin başat aktörlerinden biri olarak tarihsel bir rol üstlenmiştir. 1999 yılında başlayan esarete ve ağır tecrit koşullarına rağmen, Türkiye’deki halkların ortak geleceği için diyalog ve çözüm odaklı bir yaklaşım ortaya koymuştur.

Ancak bu süreç boyunca İmralı'da uygulanan özel rejim, yalnızca bireysel bir hak ihlali olarak değil, aynı zamanda bir halkın iradesinin sistematik biçimde bastırılması olarak değerlendirilmelidir. Ulusal ve uluslararası hukuk açısından İmralı’daki uygulamalar, anayasal güvencelere, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ve evrensel insan hakları normlarına açıkça aykırıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği kararlara karşın mutlak iletişimsizlik hali yıllardır sürdürülmekte; bu durum da AİHM’in 3. madde kapsamında tanımladığı “insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele yasağı”nın ihlali anlamına gelmektedir.

Komitenin yaklaşık 12 yıldır söz konusu açık ihlaller karşısında etkili bir yaptırım uygulamaması ise, uluslararası kurumların siyasi çıkarlar karşısında insan hakları ilkelerini nasıl geri plana ittiğinin somut göstergesidir. Bu durum yalnızca Kürt halkı açısından değil, Avrupa kamuoyu nezdinde de ciddi bir güven erozyonuna yol açmaktadır. Çünkü burada tecrit edilen yalnızca bir kişi değil; bir çözüm zemini, demokratik bir gelecek umudu ve barış perspektifidir.

Çözüm sürecinin kalıcı, adil ve toplumsal bir barışa evrilmesi için en temel koşul, baş müzakereci olan Sayın Abdullah Öcalan’ın özgür, sağlıklı ve güvenli koşullarda yaşaması ve siyasal faaliyette bulunabilmesidir. Çünkü onun geliştirdiği çözüm perspektifi, toplumsal uzlaşı, birlikte yaşam ve silahsız çözüm yolları açısından eşsiz bir deneyim sunmaktadır. Bu gerçeklik bugün artık sadece Kürt toplumu tarafından değil, Türkiye’deki birçok siyasal ve sivil çevre tarafından da dile getirilmektedir.

Ancak siyasal iktidar, bu ortak talebi görmezden gelerek adeta "üç maymunu" oynamakta; süreci oyalamakta, zamana yaymakta ve yapısal hiçbir adım atmadan çözüm umutlarını zayıflatmaktadır. Bu tutum, sadece Kürt halkının değil, Türkiye toplumunun genelinin barış umudunu hedef almakta; geleceğe dair güveni ve toplumsal istikrarı aşındırmaktadır. Tecrit politikalarıyla yürütülen bu çözümsüzlük hattı ve mutlak izolasyon hali, ulusal ve uluslararası hukukla bağdaşmadığı gibi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının da açık ihlali anlamına gelmektedir.

AKP iktidarı, uluslararası kurumların yaptırımsız ve tutarsız yaklaşımlarını da fırsata çevirerek süreci kendi siyasal hesaplarına göre şekillendirmeye çalışmaktadır. Bir önceki çözüm sürecinde açığa çıkanlar da bunun somut örneğidir: Sayın Öcalan’ın barışçıl çözüm yönündeki güçlü iradesine rağmen süreç, hükümet tarafından seçim kazanımı için araçsallaştırılmış; ardından da çözümün önü tamamen kapatılmıştır. Bu tür çıkara dayalı ve günübirlik siyaset tarzı, yalnızca Kürt meselesinde tıkanmaya yol açmamakta; toplumun demokratikleşmesini, iç hukuk sisteminin işlerliğini ve uluslararası meşruiyetini de ciddi biçimde zedelemektedir. Siyasal kutuplaşmayı derinleştiren bu yaklaşım, ekonomik krizleri, güvenlik tehditlerini ve toplumsal güvensizliği kalıcılaştırmaktadır.

Unutulmamalıdır ki Sayın Öcalan, bu sürecin yalnızca bir tarafı değil; çözümün mimarı, diyaloğun kurucusu ve barışın garantörüdür. Yirmi beş yılı aşkın süredir ağır tecrit koşullarında bulunmasına rağmen, her fırsatta çatışmasızlık, demokratik siyaset ve toplumsal uzlaşı çağrısında bulunmuştur.

Onun sesi kısıldığında, aslında halkların ortak geleceği, siyasal çözüm iradesi ve barış umudu susturulmaktadır. Bu nedenle bugün yürürlükte olan İmralı rejimi, teknik anlamda bir ceza infaz meselesi değil; doğrudan doğruya siyasal bir bastırma aracıdır. Kendisine yönelik uygulanan tecrit, geniş toplum kesimlerinin demokratik taleplerine yönelik devletin sistematik cevabının bir yansımasıdır.

Bu nedenle tecrit, yalnızca bireysel bir ihlal olarak değil, Türkiye’nin siyasal krizini derinleştiren yapısal bir sorun olarak ele alınmalıdır. AKP’nin bu süreci yalnızca iktidarını tahkim etmek için oyalama politikası olarak görmesi günü kurtarabilir fakat Türkiye’nin geleceğini karartmaktadır.

Barış, ancak adaletle mümkündür. Çözüm, ancak karşılıklı muhataplık ve diyalogla inşa edilebilir. Ve özgürlük, ancak eşitlik temelinde kalıcı hale gelir. Türkiye’nin de Orta Doğu’nun da bu ilkelere her zamankinden daha fazla ihtiyacı vardır. Sayın Öcalan’ın rolünü tanımadan yürütülen her süreç eksik, her çözüm arayışı yarım kalmaya mahkûmdur.

'TECRİDE KARŞI VERİLECEK MÜCADELE, TÜRKİYE'NİN HUKUK VE ADALETLE YENİDEN BULUŞMA MÜCADELESİDİR'

Bu konudaki hukuksuzluk bütün kesimler tarafından tepkiyle karşılandı. Hapishanelerde hasta ve yaşamını idame ettiremeyen çok sayıda tutsak var. Umut hakkı sadece Sayın Öcalan’ı değil, binlerce kişiyi etkiliyor. Bu konuda, başta Kürt halkı ve demokrasi güçleri olmak üzere toplumsal güçlere düşen görevler nelerdir?

Türkiye cezaevlerinde yaşanan hak ihlalleri artık münferit olaylar olmaktan çıkmış; bütünlüklü ve sistematik bir devlet pratiğine dönüşmüştür. Bu durumun en çarpıcı örneği, İmralı’daki mutlak tecrit politikasıdır. Başta İmralı olmak üzere cezaevlerine ilişkin ortaya çıkan tablo, Türkiye’nin hem kendi anayasasını hem de tarafı olduğu uluslararası insan hakları sözleşmelerini fiilen askıya aldığını göstermektedir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 2014 tarihli içtihatlarıyla da sabit olan “umut hakkı”na rağmen tecrit rejimi devam ettirilmekte; bu durum sadece İmralı ile sınırlı kalmayarak cezaevlerindeki binlerce siyasi tutsağın yaşam koşullarını doğrudan etkilemektedir. Özellikle de kendi başına yaşamını sürdüremeyecek durumdaki yüzlerce hasta tutsağa yönelik ihmalkâr ve kasıtlı yaklaşım, adeta cezaevlerinde sessiz bir infaz rejimi oluşturmuştur. Ne yazık ki siyasi iktidar bu tabloyu görmezden gelmekte; Adli Tıp Kurumu ve ilgili kurumlar da yaşam hakkını hiçe sayan uygulamalara imza atmaktadır. Bu durum, hukuki olduğu kadar ahlaki bir krize de işaret etmektedir.

Bu nedenle ısrarla, ‘Umut hakkının yalnızca teknik bir infaz düzenlemesi olmadığını; onurlu, insani ve hukuka uygun bir yaşamın vazgeçilmez temeli olduğunu’ vurguluyoruz. Bu hakkın gasp edilmesi, yalnızca mahpusların değil, onların ailelerinin, toplumun ve gelecek nesillerin de adalete olan inancını aşındırmaktadır.

Siz basın emekçileri aracılığıyla kamuoyuna da yansıdığı gibi, İmralı merkezli tecrit uygulamaları aynı zamanda hasta tutsaklara yönelik politikaların da meşrulaştırıldığı bir zemin haline getirilmiştir.

Avrupa Konseyi, CPT, AİHM gibi kurumlar yıllardır bu ağır insan hakları ihlalleri karşısında somut ve caydırıcı adımlar atmaktan imtina etmekte; raporlar ve uyarılarla yetinmektedir. Bu tutum, yalnızca Türkiye’deki iktidarın hukuk dışı uygulamalarını cesaretlendirmekle kalmamış, aynı zamanda uluslararası insan hakları rejiminin inandırıcılığını da ciddi biçimde zayıflatmıştır.

Bu koşullar altında belirleyici olan, toplumsal güçlerin, halkların ve demokratik muhalefetin ortak iradesidir. Kürt halkı başta olmak üzere kadın hareketleri, gençlik örgütleri, insan hakları savunucuları ve emek-demokrasi güçleri bu süreçte tarihi bir rol oynamaktadır. Tecride, keyfi tutukluluğa ve hasta tutsaklara yönelik ihmal politikalarına karşı verilecek mücadele, aynı zamanda Türkiye’nin hukukla, adaletle ve barışla yeniden buluşma mücadelesidir.

Bu mücadeleyi yalnızca hukuki çerçevede değil, aynı zamanda etik ve siyasal bir sorumluluk olarak görmek gerekir. Çünkü cezaevlerinde uygulanan baskılar, dışarıdaki toplumun da demokratik taleplerine yönelen baskının bir yansımasıdır. Bu nedenle verilen her tepki, yürütülen her kampanya, sadece tutsaklara değil, tüm topluma nefes aldıracak demokratik bir zeminin oluşturulmasına katkı sunacaktır.

Sayın Öcalan’ın yıllardır sürdürdüğü barışçıl ve çözüm odaklı yaklaşım, bugün hâlâ Ortadoğu ve Türkiye’de en gerçekçi çözüm modeli olarak önümüzde durmaktadır. Onun sesi susturuldukça, diyaloğun, müzakerenin ve birlikte yaşamın kanalları da kapanmaktadır. Onun fikirleri izole edildikçe savaş siyaseti daha da hakim gelmektedir.

Sayın Öcalan’ın özgürlüğünü savunmak ve onun toplumsal rolünü oynayabileceği koşulları sağlamak, yalnızca bir bireyin hakkını değil; hepimizin ortak geleceğini savunmak anlamına gelir. Bu bağlamda çağrımız nettir: Ne İmralı tecridi ne hasta tutsaklara uygulanan sessiz ölüm politikaları ne de umut hakkının gaspı kabul edilemez. Bu hukuksuzluklara karşı sessiz kalmak, suça ortak olmak demektir.

Bu nedenle tüm demokrasi güçlerini, barış isteyen herkesi, daha örgütlü, daha kararlı ve daha kolektif bir mücadele hattında birleşmeye davet ediyoruz. Çünkü bu mücadele, yalnızca mahpusların değil, özgür ve adil bir gelecek isteyen herkesin mücadelesidir.”

 

26 Eylül 2025

 

Yaklaşan Etkinlikler
Haberler