Eş Genel Başkanımız Keskin Bayındır, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde yaşanan son gelişmeler ve devletin atması gereken yasal düzenlemelere dair ANF’ye değerlendirmede bulundu.
27 Şubat çağrısının sadece bir ateşkes değil, tarihsel bir çözüm iradesini ortaya koyduğuna vurgu yapan Bayındır, “Bu süreci değerlendirirken iğneyi de çuvaldızı da doğru yere batırmak gerekir. Bugün barışın yasasından korkanların, yıllardır sürdürülen savaş politikalarının faturasını kimin ödediğini sorgulaması gerekiyor. Sayın Öcalan’ın 27 Şubat 2025’te ortaya koyduğu irade, basit bir ateşkes çağrısı değildir. Bu coğrafyanın yüz yıllık düğümünü demokratik yöntemlerle çözme iddiasıdır. Aynı zamanda inkâr ve çatışma üzerine kurulu siyasetin yerine, eşit yurttaşlığa dayalı yeni bir toplumsal sözleşme önerisidir. Bu yönüyle çağrı, günü kurtarmaya değil, geleceği kurmaya dönüktür” diye konuştu.
Devletin sürece yaklaşımını eleştiren Bayındır, şu ifadeleri kullandı: “Aradan geçen yaklaşık bir buçuk yıla rağmen devletin somut, bağlayıcı ve yasal tek bir adım atmaması tesadüf değildir. Bu durum, statükonun kendisini koruma refleksinin bir sonucudur. Türkiye’de devlet aklı, çözümü zamana yayarak çürütme geleneğine sahiptir. Bugün de aynı yöntem devrede. İktidar barışı toplumsal bir sözleşme olarak değil, kendi siyasi ömrünü uzatacak taktiksel bir araç olarak görüyor. Bu nedenle süreci ilerletmek yerine ağırlaştırıyor, belirsizliğe mahkûm ediyor. Türkiye hâlâ ‘Kürtleri inkâr ederek ayakta kalma’ stratejisinden tam anlamıyla kopabilmiş değil. 90’lı yıllardan Oslo sürecine kadar yaşanan deneyimler ortada. Devlet hep ‘güçlüyken bastırayım, zayıflayınca masaya oturayım’ anlayışıyla hareket etti. Bugün de aynı hata tekrarlanıyor. Oysa Kürtler artık sadece Türkiye’nin iç meselesi değil, Ortadoğu’nun yeniden şekillenen dengelerinde önemli bir aktördür. Kendi Kürt halkıyla onurlu ve demokratik bir barış yapmayan bir Türkiye, bölgesel güç olma iddiasını kaybeder ve dış müdahalelere açık bir ülke haline gelir.
Türk devletinin uzun yıllardır yürüttüğü savaş politikalarından kaynaklı ekonomik sorunların had safhaya ulaştığına dikkat çeken Bayındır, “Bugün halkın yaşadığı derin yoksulluğun temelinde yıllardır süren güvenlikçi politikalar var. Bütçenin büyük bölümü savaşa ayrıldı. Barışın yasası çıkmadığı her gün, emekçinin alın teri bombaya, mermiye dönüşüyor. Bu nedenle barış talebi sadece siyasi bir talep değildir; aynı zamanda ekmek ve adalet talebidir. Siz barışı geciktirdikçe halkın yoksulluğunu büyütüyorsunuz” dedi.
Muhalefetin iktidarın çizdiği sınırların dışına çıkamadığını belirten Bayındır, şunları dile getirdi: “İktidarın sorumluluğu büyük ama muhalefet de bu tablonun dışında değil. Kürt meselesini sadece seçim dönemlerinde hatırlayan bir siyaset anlayışı artık iflas etmiştir. Muhalefet, iktidarın çizdiği güvenlikçi sınırların dışına çıkmalı ve gerçek bir demokratik duruş sergilemelidir. Kayyum politikalarına karşı yalnızca sözle değil, fiili bir duruşla karşı çıkılmalıdır. Aksi halde bu tıkanmanın bir parçası olmaktan kurtulamazlar. Somut bir yasal çerçeve oluşturulmadığı sürece bu süreç her an tersine dönebilir. İktidar ‘tespit’ ve ‘teyit’ mekanizmalarının arkasına sığınarak zaman kazanmaya çalışıyor. Oysa silahların devre dışı kaldığı bir süreçte, demokratik siyasetin önünü açacak düzenlemeler yapılmalıdır. Çerçeve bir yasanın çıkarılması hem sürecin güvenliğini sağlar hem de olası krizleri önler.”
Önder Apo’nun fiziki özgürlüğüne kavuşmasının sürece çok büyük bir katkı sunacağına dikkat çeken Bayındır, konuşmasını şu sözlerle tamamladı: “Sürecin sürdürülebilirliği için en hayati adım İmralı üzerindeki tecrit rejiminin kaldırılmasıdır. Sayın Öcalan’ın özgürlüğü sağlanmadan bu sürecin ilerlemesi mümkün değildir. Muhatap tecrit edilerek barış inşa edilemez. Tarihsel deneyimler bunu açıkça göstermiştir. Bu sürecin bir mücadele ve müzakere süreci olduğu en başta ifade edildi. Demokratik siyaset güçlendikçe müzakereler de güçlenir. Eğer gerekli adımlar atılmazsa, halk kendi demokratik inşasını her türlü bedeli göze alarak gerçekleştirecektir. Unutulmamalıdır ki gerçek barış, egemenlerin lütfu değil, halkların mücadelesiyle kazanılan bir haktır.”
4 Mayıs 2026/ANF


